Tahıla Karşı – İlk Devletlerin Derin Tarihi
Tarih Kitapları / 18 Ağustos 2019

Uygarlık tarihi gerçekten kitaplardaki gibi mi yaşandı, yoksa zamanımızı kendilerini “uygar” görenlerin kendileri hakkında yazdıklarını okuyarak mı geçiriyoruz? Neolitik devrim insanlığın tarihindeki en büyük atılım mıydı, yoksa esasen çoğunluğun azınlığa hükmetmesinin vesilesi mi olmuştu? Uygarlık Mısır’ın, Yunan’ın, Roma’nın ve diğer parıltılı egemenliklerin uç uca eklenmiş hali mi, yoksa asıl insanlık binlerce yıl bu anlatının dışında mı yaşadı? Her bir uygarlığın “çöküşü”, insanlığın geri dönülmez kayıplar yaşadığı bir trajedi miydi, yoksa kaçınılmaz bir son, hatta bir “layığını bulma” hali miydi? “Barbar” olarak adlandırılan kavimler insanlıktan nasibini almamış uygarlık düşmanları mıydı, yoksa tarımsal üreticinin ürün fazlasına el koymak için devletle yarışan bir “gölge devlet” miydiler? Tahıla dayalı beslenme ve kentlere toplanmış nüfus, mümkün olan en iyi yaşantı biçimi miydi, yoksa egemenler açısından en uygun olan bu muydu? James C. Scott, Tahıla Karşı’da anaakım tarih anlatısıyla yüzleşmemizi sağlayacak sorular soruyor.

Osmanlı Kıyılarındaki Batı: Avusturya Lloyd Buharlı Kumpanyası
Tarih Kitapları / 17 Ağustos 2019

Deniz nakliyatı tarihin her döneminde önemli yer tutmuştur. Buharlı gemilerin ortaya çıkışıyla beraber, Modern dönemin devletleri için istikrarlı bir deniz nakliyat ağına sahip olabilmek yalnızca güçlü devlet olabilmek için değil, ayakta kalabilmek için de elzem hale gelmiştir. Modern zamanların getirdiği bir diğer değişiklik ise ulus devlet yapısının imparatorluklar aleyhine gelişmesiydi. Bünyelerinde bulunan ulusların ayrılıkçı çabalarının önüne geçmek isteyen imparatorluklar merkezîleşmek zorunluluğu hissediyorlardı. Merkezîleşebilmek içinse sağlıklı bir ulaşım ve iletişim ağı gerekliydi. Avusturya Lloyd Buharlı Nakliyat Kumpanyası, 1836 yılında, Avusturya sınırları dâhilinde bulunan liman kenti Trieste’de kuruldu. Kuruluş bildirgesinde temel amacını Doğu limanlarıyla Avusturya limanları arasında buharlı iletişimi sağlamak olarak açıklıyordu. Modern zamanların tehditleriyle boğuşan iki kadim imparatorluk arasındaki deniz bağlantısını kurmak. Bu araştırma Avusturya Lloyd’un kuruluşu, kuruluş amaçları ekseninde Osmanlı kıyılarındaki faaliyetleri ve Osmanlı-Avusturya ilişkilerine etkilerini konu edinmektedir. Metnin irdelediği bir diğer husus ise Batı’nın Osmanlı imgelemindeki izdüşümünü, Avusturya Lloyd üzerinden tespit etmektir.

Put Adam
Tarih Kitapları / 15 Ağustos 2019

Batı dünyasının yakın zamanda yapmış olduğu en başarılı emperyalist faaliyet, sahte bir hürriyet karşılığında Doğu’yu ruhunun derinliklerinden uzak tutmak ve ruhunu inkâr etmeye zorlayarak Batı’yı taklit ettirmektir. Emperyalist hareket karşısında İslâm adına yegâne ve küllî cevap ne olabilir? İşte asıl soru budur ve cevabı ise şudur: Önce fikir ve anlayış, sonra da bu şahsın yalanlarla örülü binalarını yıkmak… (Bu kitabı okuyanlar, boynuna bu vazifeyi yüklenmiştir)… Bu şahsın, tesirini ve eserini yıkmak, onun İslâm âlemindeki tıknaz taklitçilerini tanımak ve anlamakla olur. İslâm âleminde ilerici olduğunu iddia eden birçok liderin, bu şahsın minyatür modelinden başka bir şey olmadığını anlamak lazımdır.

Devlet’te 50 Yıl 6 Ay 2 (2 Cilt Takım)
Tarih Kitapları / 13 Ağustos 2019

Bu anılar, liseyi henüz bitirmiş bir delikanlı olarak polis memurluğuyla başladığı devlet hizmetinde, Emniyet müdürlüğünün hemen hemen bütün kademelerinde çalışmış, Hamdi Ardalı’nın 50 yıllık anılarını içermektedir. Ardalı, polis memuru olarak başladığı devlet hizmet süresi içinde karşılaştığı birbirinden ilginç adli olaylar yanında, özellikle Valilik ve Emniyet Müdürlüğü yaptığı dönemde, alınan siyasi ve idari kararların yol açtığı toplumsal sıkıntıların yanında, pek çoğunun üzerinden hala sır perdesi kalkmamış, döneminin siyasi olaylarına ışık tutmaktadır. Özellikle 1960-1980 arası yakın dönem Türkiye tarihini merak edenler için Ardalı’nı hatıraları oldukça ilginç bilgiler sunmaktadır.

Etrüskler
Tarih Kitapları / 12 Ağustos 2019

Etrüskler, Akdeniz bölgesindeki gelmiş geçmiş en gizemli ve en ilginç uygarlığı kuran kavimdir. Dünyanın değişik bölgelerinde belki halen keşfedilmeyi bekleyen birçok uygarlık vardır ama bu uygarlığın, Avrupa’nın tam da göbeğinde olması ve halen üzerindeki esrar perdesinin kaldırılamamış olması konuyu daha da ilginç hale getirmektedir. Batı Medeniyeti hala bu kavmin kim olduğunu, nece konuştuğunu, ne yazdığını çözememiştir. İtalya’da Etrüsk Çağı, Truva Savaşı’ndan sonra, M.Ö. 13. asırda başlamış, Romalıların son Etrüsk şehri olan Volsini’yi yıktıkları M.Ö. 264 yılına kadar devam etmiştir. Bu tam 1000 yıl demektir. Etrüsk bilmecesi, adeta Batı Medeniyetinin kara kutusudur. Açıldığı zaman Avrupa uygarlığının nüvesi ortaya çıkacaktır. Muhtemelen de tarih baştan yazılacaktır. İşin ilginç yanı ise Batılı bilim adamlarının bu kara kutuyu açmak istememeleri ya da aralayıp görmek istemedikleri şeyler ile karşılaştıkça tekrar tekrar kapamalarıdır. Görmezlikten gelinen bu esrarengiz kavim, sıradan bir topluluk değildir. Batı Medeniyetinin her dönemindeki ve günümüzdeki izlerini keşfettikçe hayretler içinde kalacaksınız. Parlak ve egemen bir güçken, önce Roma emperyalizimi sonra Hıristiyanlık imperiumunun ayakları altında ezilen ve halkı asimile edilen, tüm kaynakları kurutulan Etrüsk Medeniyetinin ardılları, bir şekilde hayatta kaldılar ve atalarının mezarlarında bulunan saklı mucizeler, onların yerli genomlarını yeniden uyandırdı. Etruryanın merkezi Toscana, Hümanizm ve Rönesans’ın beşiği oldu ve yeniden Avrupa’nın gözbebeği oldular. Batılıların bugün…

Hurşit Paşa
Tarih Kitapları / 12 Ağustos 2019

II. Meşrutiyet döneminin en mühim travmalarından biri, belki de birincisi, 31 Mart Vak‘ası’dır ve bu vak‘a meşrutiyet ruhunu zehirleyen önemli bir hadisedir. Nitekim II. Meşrutiyet’in ilânı akabinde meşrutî idare algılarındaki farklılıkların da etkisiyle ülke hızlı bir şekilde askerî bir ayaklanmaya sürüklenmiştir. Bu ayaklanma, Hareket Ordusu tarafından bastırılmış; neticesinde II. Abdülhamid tahttan indirilmiş; ayaklanmanın mürettip ve müşevviki olduğu iddiasıyla pek çok kişi muhakeme edilerek idâm, kürek, kalebent, sürgün ve hapis gibi cezalara çarptırılmıştır. 31 Mart Vak‘ası’nın evveli ve ahiri çerçevesinde mühim şahitlerinden birisi Hurşit Paşa’dır. Paşa, vak‘a çıktığında Tophane Nâzırı’dır. Vak‘a devam ederken Heyet-i Nâsiha reisidir. Vak‘a bastırıldıktan sonra da İdâre-i Örfiyye ilânı neticesinde teşkil olunan Divân-ı Harb-i Örfî’nin reisidir. 31 Mart Vak‘ası’nın bu denli şahidi olan bir şahsiyetin vak‘a hakkındaki müşahade ve mülahazaları fevkalade kıymetlidir.

Kürk Kitabı
Tarih Kitapları / 10 Ağustos 2019

XVI. yüzyıl hil’atların en çok verildiği merasim olan sur-ı humayunlarda dağıtılan hil’at sayısı dört bine ulaşmıştı. Bu duruma bir diğer örnek ise; IV. Mehmet’in 17. yüzyılda Şehzadelerin sünneti dolayısıyla kutlamaya gelen ve armağanlarını sunan vezirlere seraser kaplı samur kürkler verilmişti. 1675 yılında yapıla bu şenlikte esnafa ancak dördüncü gün de geçiş sırası gelmiş ve kürkçüler onuncu günde padişah huzurundan geçmişlerdir. Bu geçiş merasimini canlı bir tasvirle anlatan Evliya Çelebi kürkçülerin geçişini şöyle anlatmıştır; “Bunlar tahtıravanlar üzre dükkanların nice yüzbin guruşluk samur, vaşak, zerdeva, sansar, sincap, samur paçası, samur kafası, kakum, ördek boğazı, kuğu boğazı, saka kuşu boğazı, tilki boğazı ve daha sair kürkler ile tezyin iderler. Evliya Çelebi kürkçüleri beş yüz dükkan ve bin kişiden oluştuğunu samur başlık imal eden seksen dükkan ve yüz beş kişiden meydana geldiğini ifade etmekte, aynı şekilde Ahmet Rasim ise 1000 (1591/92) tarihinde İstanbul’da beş yüz kürkçü dükkanı olduğunu belirtmiştir. Sivas gibi taşra şehrinde dahi toplam on dört kürkçü dükkanının icraat yapması kürk kullanımının ne kadar yaygınlaştığını göstermesi bakımından da önemlidir.

Cumhuriyet'in Çinli Misafirleri
Tarih Kitapları / 10 Ağustos 2019

“Doğunun iki hasta adamı” olarak nitelendirilen Çin ve Türkiye, birbirlerine birçok açıdan büyük benzerlik gösterir. Modernleşme hem Çin’in hem Türkiye’nin son iki yüzyılına damgasını vurmuş en temel meselelerden biridir. “Hasta adam”lıktan ilk çıkan, Türkiye olmuştur. Büyük bir başarıyla sonuçlanan Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet’in ilanı ve reformlar Çinli entelektüelleri ve yöneticileri umutlandırmıştır. Çin entelijansiyası, modernleşme konusunda dünyada farklı örnekleri inceledikten sonra aralarındaki benzerlikler sebebiyle Türkiye örneğinin kendileri için en uygunu olduğuna karar vermiştir. Çin’in yönetici elitleri, Türkiye’nin başarısını kendi ülkelerinde tekrarlayabilmek için yüzlerini Türkiye’ye çevirmişlerdir. Bu başarıyı yerinde görmek isteyen birçok Çinli, Türkiye’yi ziyaret etmiş ve gördüklerini, duyduklarını ve düşüncelerini kayıt altına almıştır. Çok az bilinmesine rağmen Çin modernleşmesinde Türkiye’nin önemli bir rolü olmuştur. Giray Fidan’ın hazırladığı Cumhuriyet’in Çinli Misafirleri, Çin’in önemli entelektüel, siyasetçi, diplomat ve reformcuları arasında yer alan Hu Hanmin, Hu Shiqing, Alfred Sze ve He Yaozu, Marksist teorisyenlerinden Cai Hesen gibi isimlerin kaleme aldıkları kitapçıklar, makaleler ve gazete yazılarını içeriyor. Osmanlı ve Cumhuriyet Arşivleri’nden yararlanarak derlenen belgeler ile Çin arşivleri, gazeteleri ve seyahat yazılarından Çinceden çevrilen metinler, siyasi, toplumsal ve kültürel yapıların, gündelik yaşamın, nasıl algılandığına dair gözlemlere yer verirken iki ülkenin ortak tarihinde bilinmeyen bir sayfayı da aralamış oluyor.

Bir Meydan Öyküsü Beyazıt (1914-1964)
Tarih Kitapları / 10 Ağustos 2019

Meydanlar kimi gerçekleri açığa çıkarır, kimilerini de gizler. Büyük Konstantin devrine kadar uzanan kadim bir tarihi bulunan Beyazıt Meydanı (önce Forum Tauri, sonra Forum Theodosius) hem bu tarihsel süreciyle hem de modern kentte uzunca süre oynadığı merkezi rolle, İstanbul ile özdeşleşmiş meydanlardan biridir. Sevince Bayrak, bu uzun tarih içinde elli yıllık çok sınırlı bir zaman aralığını seçiyor: 1914-1964. Bu sıkıştırılmış zaman ve kentin bütününe göre sınırları belli bir mekândan yola çıkarak Beyazıt Meydanı’nın başından geçenler üzerinden bir meydan, aslında bir kent öyküsü paylaşıyor bizlerle. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir meydana yüklenen işlev ve değerlerin değişim sürecini titiz bir arşiv çalışmasına dayanarak izleyen yazar, “kamusal alan”ların belirlenmesinde iktidarlar ve ideolojiler kadar, gündelik yaşamın çok çeşitli aktörlerinin de rol oynayabildiğini gösteriyor. Bir Meydan Öyküsü. Beyazıt (1914-1964), metropollerin de tıpkı ünlü kişiler gibi hayalet yazarlara ihtiyacı olduğu fikrinden yola çıkan, onca gürültü patırtının arkasında bir meydanda yaşanan değişimi farklı taraflarıyla, yazarları, mimarları, valileri, belediye başkanları, şöförleri, esnafı, öğrencileriyle bir arada okuyarak, kentin sesini duymaya ve duyurmaya çalışan çok özgün bir çalışma.

Dideban
Tarih Kitapları / 10 Ağustos 2019

Bitlis’ten İstanbul’a uzanan bu yol, Hamidiye Alaylarının günahlarından bir kurtuluş mudur? Ya İstanbul’dan Bitlis’e dönüş, kader bilinmiş bir yanlışın düzeltilmesinin hikayesi midir? Ve bir de “yüce gönüllülük”? Sultanınki kurnazlığın kılıfı ise ya bizlerin gösterdiği? Severken, inanırken, nefsin peşine giderken, davaya dâhil olup gözü henüz açılmamışların hikayelerine karışırken, hele ki kim olduğumuzu bilmez bir haldeyken… Edip Yalçınkaya, elinizdeki roman ile Bitlis İsyanı’nı seriyor okurların önüne. Böylece onlarca tarihi figür ve Edip’in kahramanlar’, üzerinde var olacakları mekân ve zamana kavuşmuş oluyorlar ve elbette bildiklerini okuyorlar. Günah’, sevabı ve hatta tekrarıyla…  Ama Yalçınkaya, okurların bildiğini okumasına izin vermiyor. Bu ne övünülecek bir tarih ne de dövünülecek makûs kader…  Savrulmadan seyretmeli tüm bu olanları. Zulme, üzerinde dalgalanan özgürlük bayrağına, ihanete ve zafer ile hezimetin hemhal oluşuna şahit, insana mahsus ikirciklikten ari, yalçın bir dağ gibi, Dideban gibi…